20 Nisan 2014 Pazar


Eve doğru yürürken bir kadın gördüm, hüzünlüydü. Her halinden belliydi bir şeylere üzüldüğü. Sonra arkasından bir kız ve bir erkek çocuğu koşturarak geçti. Dikkat etmemiştim onlara. Kadın “dikkat et kızım” deyince kıza bakmak ihtiyacı duydum.8-9 yaşlarındaydı, yaşıtları gibi koşup eğleniyordu. Yaşıtlarından hiçbir farkı yoktu… Saçları dışında tabii… Kafasında bir tutamdan az saç vardı. Belki lösemiliydi, belki kemoterapi görüyordu… Annesi kızını yanına çağırdı, cebinden bir toka çıkardı kızının saçlarını büyük bir özenle topladı küçük pembe bir tokayla. Küçük pembe bir toka , küçük ve pembe… Ürperdim o küçük pembe tokayı görünce. O toka şimdi 8-9 yaşlarında koşup eğlenen bir kızın saçındaydı. Peki ya 3 ay sonra? O küçük kız o tokayı takacak mıydı? Yoksa toprak altında mı olacaktı? Ne fark eder o şuan koşup eğleniyordu, mutluydu. O mutluyken biz nasıl mutsuz olabiliriz ki? Ya da nasıl Marla gibi düşünebiliriz? Nasıl asıl trajedi ölmemek olabilir? Nasıl? Ahh Marla sen koca bir yalancısın. Yaşam varken ölüm neden? Mutluluk varken her sabah güneş yeniden doğarken, nasıl hüzünleniriz, nasıl kasvete düşeriz? İşte bizim büyük buhranımızda bu. Soğuduk yaşamaktan. Oysa 8 yaşında bir kız küçük pembe tokasıyla onu yenmişken…